Siyaset

Demokratik Kooperatifçiliğin Sonu mu?

13 Haziran 2010 tarihli Resmi Gazete'de, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nda yapılan bir değişiklik yayınlandı. Buna göre, kooperatifler özerk yapısını kaybetti, bakanlığın görevlendirdiği memurların insafına bırakıldı. Konuyu açalım;

KOOPERATİFLERDE "DEMOKRATİKLİK İLKESİ" NE?

Kooperatifçiliğin bütün dünyaca kabul edilen altı ilkesinden birisi "Demokratik Yönetim"'dir. Buna göre;

• Her ortağın genel kurulda bir oyu vardır.

• Genel kurulca seçilen kurullar, kendilerini seçen ortaklara karşı sorumludurlar.

• Bu sorumluluğun doğal bir sonucu olarak onlara sürekli hesap verirler. Görevlerinden alınmaları ya da yenilenmeleri, genel kurulca olasıdır. Gerekiyorsa olağanüstü genel kurullar yapılabilir.

• Ortaklarca seçilmiş kimselerce yönetilmeyen kooperatifler, bütün dünyada kooperatif olarak kabul edilmezler.

ADALET VE KALKINMA PARTİSİ HÜKÜMETİ, DEMOKRATİK KOOPERATİFÇİLİĞİN SONUNU MU GETİRİYOR?

26 Mayıs 2010 tarihinde, TBMM gündemine alınan değişiklikle 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun 50. maddesi değiştirildi.

Yapılan değişiklik ile ilgili bakanlık, kendisine göre, genel kurullarca seçilmiş kooperatif yöneticilerini görevden alabilecek ve bir yıl içinde de olağanüstü genel kurul toplantısı için gerekli tedbirleri devreye sokacak.

Önceki uygulama ise şöyleydi; Herhangi bir şikayet ya da sorun olduğunda bakanlık müfettişleri bir inceleme yapar ve bir rapor hazırlardı. Bu raporda bir olumsuzluk varsa bir "Tenbihname" hazırlar ve kooperatiflerden 45 gün içinde bunun düzeltilmesini talep ederdi. Ancak söz konusu eksiklik giderilmez ise Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusu yapılır ve yöneticiler yargılanırdı. Sonuçta, yönetim hakkında son kararı bağımsız yargı verirdi.

Bu değişiklikle;

• Kooperatifler, AKP iktidarının çıkarları doğrultusunda yönlendirilecektir. Bir başka deyişle, kooperatifler AKP'nin tarımda arka bahçesi olacaktır.

• Genellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin ekonomik örgütü olan kooperatifler çökertilecektir.

• Kooperatiflerin çökertilmesiyle çiftçiler, aracıların ve sanayicilerin karşısında şimdi bile çok yetersiz olan pazarlık güçlerini kaybedeceklerdir.

• Savcı ve yargıcın yerini, bakanlığın görevlendirdiği memurlar alacaktır.

Soralım;

Kooperatiflerde demokratik yönetim ilkesinin ortadan kaldırılması, kimilerinin girmeyi hedeflediği AB ile ne ölçüde uyum gösteriyor?

Siz ne dersiniz liberal arkadaşlar? Yoksa bundan haberiniz yok mu?

Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


Biyolojik Savaş, Kızılderililer'i kurban etmekle başladı.

Lord Jeffrey Amherst, onsekizinci yüzyılın ortalarında, Kuzey Amerika'daki İngiliz kuvvetlerinin komutanı olarak büyük başarılara imza atmış ve Fransızlar'a karşı kazandığı zaferlerle İngiltere'nin dünyanın en büyük sömürgeci güçlerinden biri olmasına önemli katkılarda bulunmuştu. Kanada'da Fransız-Kızılderili (İttifakı) Savaşları (1754-1763) ve yine Fransızlar'a karşı Avrupa'daki çatışmanın uzantısı Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) sırasında gösterdiği yararlılıklar, onu "Yeni Dünya'nın en göz alıcı askeri kahramanı" yapmış, adı bugün ABD'nin Massachusetts Eyaleti'nde bulunan Amherst şehrine verilmişti.


Ancak Anglosakson kahramanı Amherst'in bu başarılarına, Fransız müttefiki Kızılderililer'e karşı yürüttüğü kirli bir savaşın gölgesi düşüyordu. Başarılı İngiliz lordunun çehresinde, onun, bugün dünyayı dehşete düşüren "Biyolojik Savaş"ın "babası" olmasından kaynaklanan meyus bir karanlık vardı.


Carl Waldman'ın "Kuzey Amerika Kızılderilileri Atlası" (Atlas of the North American Indian, NY: Facts on File, 1985) isimli eserinde, Şef Pontiac liderliğindeki Kızılderililer'in kuşatmasının "Biyolojik Savaş" yoluyla nasıl yarıldığına ilişkin açık ifadeler yer alıyor.


Fransız desteğini arkasına alan Pontiac isimli Kızılderili Şefi; Delawareler, Huronlar, Illinoiler, Kickapoolar, Miamiler, Potawatomiler, Senecalar, Shawneeler, Ottawalar ve Chippewalar gibi bir çok kabileyi bir araya getirerek, büyük bir Kızılderili Birliği oluşturmuş ve İngilizler'i geldikleri yere, Apalache Dağları'nın ötesine sürmeyi hedefleyerek saldırıya geçmişti. Pontiac'ın bu hedefi gerçekleştirmesi için, Pitt Kalesi'ndeki (bugün Pittsburgh şehri) İngilizler'i ortadan kaldırması gerekiyordu. Pontiac, bu amaçla 1763 yazında Pitt Kalesi'ni kuşattı.


Waldman'ın adı geçen eserinin 108'inci sayfasında, İngilizler'in bu kuşatmaya karşı muhtemelen bölgede Kızılderililer'e mal satıp mal alan beyaz tâcirler aracılığıyla ve arada sırada ilân edilen "ateşkes"ten faydalanarak yürüttükleri "Biyolojik Savaş", şöyle ifade ediliyor:


"¥bulaştırılmış battaniyeleri ve mendilleri gönderip -biyolojik savaşın ilk örneği- onlar arasında salgın başlatarak büyük zaman kazanmıştı. Bizzat (Lord) Amherst, Ecuyer'e yazdığı mektuplarla bu taktiği vermiş ve onu cesaretlendirmişti."


Waldman'a göre Amerika'daki İngiliz Genel Komutanı Jeffrey Amherst, "tedarik sağlama" adı altında "rüşvet" vermenin mümkün olmadığı zamanlarda Kızılderililer'i kontrol etmenin en iyi yolunun, sert düzenlemeler ve cezalandırma sistemi olduğunu düşünüyordu.


Amherst'ün, bu gibi taktiklerini kendi el yazısı ile yazdığı mektuplarda açıklıkla görmek mümkün. Belli ki Kızılderililer'i "Aşağılık" gören Lord Amherst, mektuplarından birinde onları "İğrenç bir ırk" olarak tanımlamaktan çekinmemiş ve Biyolojik Savaş'ın Kızılderililer'in "topyekûn imhası" için mükemmel bir araç olduğunu adeta müjdeleyerek yazmış.


Amherst'ün insanlık tarihinin en korkunç sayfalarından birinin başlangıcına şahitlik eden mektupları, 1941-1945 yılları arasında, İkinci Dünya Savaşı'ndaki Alman saldırılarından korunması amacıyla, ABD'ye gönderilmiş ve Kongre Kütüphanesi'nin sorumluluğuna verilmiş. Kongre Kütüphanesi'nin kayıtlarından internete aktarılan belgeler, şu anda da araştırmacıların hizmetinde.


Aslında Amherst'e çiçek hastalığı bulaştırılmış battaniyeler fikrini veren de bir astı. Albay Henry Bouquet ismindeki, İsviçre'den Amerika'ya göç etmiş ve İngiliz Ordusu'nun hizmetine girmiş bir Fransız olan Bouquet, Amerikan tarihinde, beyazların Kızılderililer'e karşı savaşındaki önemli isimlerden biri sayılıyor. Gayet pragmatik bir asker olan Bouquet, Amherst'e Pitt Kalesi'nin savunması için bu yolu, askerî gerekçelerle ve sadece, gönderdiği mektubun sonuna eklediği bir "not" ile belirtmiş. Amherst ise bunu, Kızılderili ırkına saldırı planının teorik ve pratik temellerinden biri yapmış.


Albay Henry Bouquet'nin, 13 Temmuz 1763 tarihli mektubunun sonundaki, ilk kez "Kızılderililer'e hastalık bulaştırmak için battaniye dağıtılmasını" teklif eden notta şöyle deniyor: "Kızılderilileri, onları hastalandırabilecek battaniyelerle aşımalayı (!) deneyeceğim¥köpeklerle ve atlılarla avlayabilsek ki, sanırım bunlar, bu ¥ûn imha etmek ve uzaklaştırmakta hayli etkili olacaktır."


Bouquet'nin açıkça hem Kızılderililer'i "mikrop bombası" ile yok etmeyi, hem de kalanları "sürek avı" ile hayvanlar gibi kovalamayı önerdiği bu mektubuna, Amherst 16 Temmuz 1763 tarihli mektubu ile şöyle heyecan içinde cevap vermiş:


"Kızılderililer'e, bu Aşağılık Irk'ı Topyekûn İmha etmeye yarayan bütün diğer metodlar kadar iyi olan battaniye ile mikrop bulaştırmayı denemekle çok iyi yaparsınız. Onları, gayet etkili olabilecek sürek avı ile kovalama planınızdan da memnun olmalıydım ama bu şimdilik çok uzak görünüyor."


Amherst "sürek avı" planını prensipte kabul etmiş, ancak "yeteri kadar köpek olmadığı için" bunun gerçekleştirilemeyeceğini belirtmeyi de ihmal etmemiş. Bouquet de cevabında, Lord Amherst'ün "bütün talimatlarına riayet edileceğini" bildirmiş.


Amherst'ün Kızılderililer'e düşmanlığının, bir savaşın ortasında gösterilebilecek normal tepki olabileceği düşünülebilir. Ancak Amherst'ün Kızılderililer'in müttefiği Fransızlar'a karşı gösterdiği "son derece nazik" tavır, Lord'un "ırkçı" sâiklerle hareket ettiğini gösteriyor.


J. C. Long'un Jeffrey Amherst'ün biyografisi niteliğindeki "Kralın Bir Askeri" (Lord Jeffrey Amherst: A Soldier of the King, NY: Macmillan, 1933, s. 187) isimli kitabında, bu konuda Lord'un davranışları şöyle özetleniyor:


"Amherst'ün Fransız sivillere karşı nazik tavrı, askerî bir jestin çok ötesindeydi. Ülkeye sıcak bir sempatisi vardı, halkıyla ve yaşadıkları yerlerle ilgiliydi. Günlüğünde, ¥evlerde yaşayan Fransız yerleşimciler huzur içindeler' diyordu.


Fransızlar huzur içinde yaşarken, Kızılderililer hastalıktan kırılmaya başlamıştı. Battaniyelerin kendilerine ulaşmasını takip eden sonbaharda, Kızılderililer arasında muhtemelen ticarî maksatlarla bulunan Gershom Hicks, Pitt Kalesi'ne, Kızılderililer arasında çiçek salgının başladığını bildiriyordu.

İngiliz Ordusu'na Kızılderililer'e karşı yardım eden bölgedeki silahlı milislerin (daha sonra Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda silahlı kuvvetlerin çekirdeğini teşkil edecekti) komutanı William Trent de, Amherst'ün Biyolojik Savaşı'nın sonuçlarını, günlüğünde şöyle aktarıyor:


"24 Mayıs 1763

¥verdik. Umarım arzulanan etkiyi gösterir." (Journal of William Trent, Pen Pictures of Early Western Pennsylvania, John W. Harpster, ed. University of Pittsburgh Press, 1938)


Amherst'ün açtığı yol, Kuzey Amerika'da Kızılderili nüfusunu ortadan kaldırmanın (soykırımın) en kolay metodu olarak benimsendi. O sırada henüz İngilizler'den ayrılmamış bulunan Amerikalılar, Lord'un Biyolojik Savaş'ı da dahil bütün soykırım türlerini ondokuzuncu yüzyılın sonuna kadar Kızılderililer'e sistematik biçimde uygulamaya devam ettiler. Başlıca yiyecek ve giyecek kaynağı buffaloları yok edilen ve sürekli olarak batıya ve orta-batıya sürülen Kızılderililer, çoğu zaman aynen Amherst'ün onları tanımladığı şekliyle "İğrenç ve aşağılık zararlı" hayvanlar gibi muamele gördüler ve kadın-erkek, ihtiyar-çocuk ayırt edilmeden vuruldular ve yok edildiler.


Kızılderililer üzerinde yeteri kadar tecrübe sahibi olan ABD, Biyolojik Savaş'ı, modern zamanların en korkunç silahı haline getirdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar ve Japonlar'ın bu konudaki "tecrübe"lerinden de bir hayli istifade eden ABD, Soğuk Savaş sırasında dünyanın en korkunç Biyolojik Silah deposu haline gelmişti. Yine Kızılderililer üzerindeki tecrübelerinden şerbetli olsalar gerek, ABD, depolarında sakladığı, onbinlerce insanı bir anda ortadan kaldırabilecek biyolojik silahları önce kendi vatandaşları üzerinde denemekte hiçbir sakınca görmedi.


1953'den 1964'e kadar CIA'in yürüttüğü gizli bir programda, kendilerine "ne" yapıldığından tamamen habersiz akıl hastaları, askerler, öğrenciler, mahkûmlar, uyuşturucu kullananlar ve sokaklardan toplanan insanlar üzerinde LSD gibi uyuşturucular, elektroşok, duyuları yok etmek, hipnoz ve bunun gibi metodlarla zihin kontrolüne imkân veren deneyler yapıldı. Kod adı MKULTRA olan bu gizli CIA operasyonu, 1964'de "resmen sona erdirilmiş" gözüktü ama 1972'ye kadar devam eden MKSEARCH projesiyle birleştirilmişti. Bütün bu insanlık dışı araştırmalarda, psikotropik ilaçlar kullanılarak beyin yıkama ve insan zihnini kontrol etme deneyleri yapılmış, kimyasal ve biyolojik silahlar yoluyla toplumsal çöküntüler ortaya çıkarılmıştı. Ancak ABD yönetimi bu konuda geride pek belge bırakmadı. 1973'de CIA Başkanı Richard Helms, MKULTRA dosyalarının çoğunun yok edilmesini emretti.


MKNAOMI: CIA'in biyolojik silah deposu

Biyolojik silahların anavatanı ABD, Soğuk Savaş sırasında 1950'lerin başından 1970'lere kadar yürüttüğü kod adı MKNAOMI olan gizli bir program ile onbinlerce insanı bir anda ortadan kaldırabilecek değişik türdeki biyolojik silahları CIA'in depolarında sakladı. Bu biyolojik silahlar şunlardı: Kabuklu deniz hayvanlarının öldürücü zehirleri; öldürücü kobra yılanı zehiri; şarbon, ensafalit, tüberküloz ve brusella hastalıklarına sebep olan mikroplar ve bu mikropları gizlice yayacak veya aşılayacak araçlar.


Vietnam Savaşı sırasında kamuoyundan gelen baskılar sonucu ABD Başkanı Nixon, 1970'de bu silahların yok edilmesini emretti. Ancak bunların tümüyle ortadan kaldırıldığına dâir şüpheler devam etti. 1975'de ABD Senatosu'nun bu tip silahları soruşturan Church Komitesi'ne ifade veren CIA Başkanı William Colby, CIA'in stoklarında sadece "bir-iki çay kaşığını doldurmaya yetecek" kadar zehir bulundurduğunu söylemekten çekinmedi.


Çiçek mikrobu battaniye ile nasıl bulaşır?

İki tür çiçek mikrobundan Variola minor, havadan, nefes yoluyla ve 3-7 gün içinde bulaşır. Variola major ise hem hava yoluyla hem de eşyalara bulaşma yoluyla geçer ve nefes yoluyla 9-14 gün içinde, eşyalar yoluyla kuru bir ortamda birkaç yıl bulaşıcıdır. Variola major genellikle küçük damlacıklar yoluyla bulaşmasına rağmen, insanların kullandığı eşyalar üzerinde, kuru bir ortamda, yıllarca yaşayabilir (Downie 1967; Upham 1986). Sonuç olarak Variola major elbiseler veya battaniyeler yoluyla bulaşabilir (Dixon 1962). Ondokuzuncu yüzyılda ABD Ordusu, "Yerli Problemi"ni kontrol altına almak için, çiçek mikrobu bulaşmış battaniyeleri, özellikle büyük düzlüklerde yaşayan Kızılderililer'e göndermişti (Stearn and Stearn 1945, s.148).



Modern zamanların ürettiği en korkunç silah olan biyolojik ajanlar, yirminci yüzyılın başında yine ABD'de canlı insanlar üzerinde yapılan deneylerle insanlık tarihinde olmaması gereken yerlerini aldılar.


1900'de, ABD'nin İspanyollar'dan yeni ele geçirdiği Filipinler'de, bir Amerikalı doktor, bir çok savaş esirine veba mikrobu bulaştırarak etkilerini denemiş, ayrıca 29 esiri de beriberi üzerindeki araştırmaları için ikna etmişti. 1915'de Missisippi'de bir başka Amerikalı doktor, 12 mahkûmu, pellagra hastalığının tedavisindeki araştırmaları için denek olarak kullanmıştı.


Birinci Dünya Savaşı, bu insanlık dışı silah ile ilgili yeni deneylerin yapılması için mükemmel bir fırsat oldu. Stockholm'deki Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü'ne (SIPRI) göre Almanya, Birinci Dünya Savaşı'nda karşı safta yer alan İtalya'da kolerayı, Rus cephesinde, St. Petersburg civarındaki savaşlarda da vebayı silah olarak kullanmıştı (1915). SIPRI ayrıca, Almanlar'ın 1916'da Romanya cephesinde, Bükreş'de ve Osmanlı Ordusu içindeki Alman subaylar vasıtasıyla, bilhassa atlar ve büyükbaş hayvanlarda görülen ama insanlara da bulaşabilen ruam hastalığı ve şarbon mikroplarının Irak'daki savaşlarda kullanıldığını iddia etmektedir.


Kimyasal silahların çok daha yoğun kullanıldığı Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, 1925'de imzalanan Cenevre Protokolü ile aralarında ABD'nin de bulunduğu 40 ülke, kimyasal ve biyolojik silahların yasaklanmasına imza koydular. Ancak çok geçmeden yaklaşan İkinci Dünya Savaşı'nın müstakbel tarafları, bütün bu anlaşmaları çiğnemekte gecikmediler.


Anlaşmaları ilk çiğneyen de ABD ve aynı yıl içinde Japonya oldu. Bu açıdan 1931, Biyolojik Silahlar açısından bir dönüm noktası sayılabilir. Amerikalılar'ın 1898'de İspanyollar'dan ele geçirdiği Puerto Rico'da Rockefeller Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nün desteği ile çalışan Doktor Cornelius Rhoads, deneklerine kasden kanser hücreleri bulaştırdı. Rhoads'un bu korkunç araştırmasının ortaya çıkarılmasına ve doktorun Puerto Rico halkının kökünün kazınmasına dâir fikirlerini içeren notlar bulunmasına rağmen Rhoads, ABD'nin Maryland ve Utah eyaletleri ile Panama Kanal Bölgesi'nde, ABD Ordusu'nun Biyolojik Savaş Birimi'ni kurmakla görevlendirildi.


1931, Japon Ordusu'nun da Biyolojik Savaş Birimi'ni kurduğu yıldır. 731 numaralı birlik, bilhassa Japon işgali altındaki Mançurya'da ve Çin'de uyguladığı insanlık dışı biyolojik araştırma metodları ve bilhassa canlı denekler üzerinde anestezi olmadan yapılan ameliyatlarla meşhurdu. General Shiro Ishii komutasındaki 731 numaralı birlik, 1932-1945 arasında Mançurya ve Çin'de kurduğu laboratuarlarda veba, tifüs, çiçek, sarı humma, tularemia, hepatit, gazlı kangren, tetanos, kolera, dizanteri, ruam, humma, beyin humması, salgın kanamalı tifüs, menenjit ve bütün diğer bulaşıcı hastalıkları, 10 binden fazla insan üzerinde canlı canlı denedi. Japonlar, biyolojik deneylerinin bu sonuçlarını derhal savaş alanında siviller üzerinde uyguladılar ve dünyanın en korkunç biyolojik savaşçısı ünvanını Amerikalılar'dan almayı hak ettiler.


Japonlar'ın ilginç biyolojik savaş uygulamaları, 1940'da 11 Çin şehrine veba mikrobu taşıyan pireler ile fareleri çeken, veba mikroplu hububatı, uçaklarla atmaları bu şekilde yüzbinlerce sivilin ölümüne sebep olmalarıyla başladı. Japonlar, 1940-1945 arasında, 731 numaralı birliğin Japonya'daki genel karargâhında, tarihin garip bir cilvesi olarak, bilhassa Amerikalı savaş esirleri üzerinde veba ve şarbon deneyleri yaptılar.


Japonlar'ın biyolojik deneyleri yüzünden 200 bin Çinli'nin öldüğü tahmin edilirken, Japon deneylerinin bir sonucu olarak 1946-1948 arasında Harbin'de ortaya çıkan veba salgınında 30 bin kişi hayatını kaybetti. Ancak Japonlar, Amerikalılar kadar becerikli değildi. Deneme sahası haline getirilen Ningbo'da sık sık veba görülürken, Zhejiang bölgesinde ortaya çıkan tifo salgını, Japon askerlerine de bulaştı ve 1.700 asker, kendi biyolojik savaşlarının kurbanı oldu.


Tarihte, ABD'ye doğrudan saldırılar ile Biyolojik Savaş'ı ilk kez birbirine bağlayan da Japonlar oldu. İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru, 1945'de, kamikaze pilotlarıyla ABD'nin Pasifik kıyısındaki San Diego'ya vebalı pire bombaları atmayı planlayan Japonlar, mikropları taşıyan denizaltının batırılması üzerine, ABD'ye yüksekten uçan balonlarla taşınan patlayıcılar gönderdiler. Bu balonlardan 200'ü ABD'ye ulaştı ve bombaların patlaması sonucu Montana'da 1 ve Oregon'da 6 kişi öldü.


Japonya ve ABD ile birlikte İkinci Dünya Savaşı'nda biyolojik silahları deneyen üçüncü ülke İngiltere idi. İskoçya açıklarındaki Gruniard Adası'nda özellikle şarbon deneyleri yapan İngiltere, salgın hastalıklara yol açacak konvansiyonel bir bomba üzerinde çalışıyordu. Ancak 1943'de İskoçya kıyılarındaki koyunlar ve büyükbaş hayvanlar arasında şarbon vak'aları görülünce deneyler durduruldu. Gruniard Adası'nda bugün dahi şarbon mikrobu Bacillus anthracis'e rastlanmaktadır. Ada, bugün tamamen tecrit edilmiş durumda olmasına rağmen tehlike odağı olmayı sürdürmektedir.

Bu arada ABD kendine has deneyleri sürdürmeye devam ediyordu. 1932'de Tuskegee Frengi Deneyi olarak bilinen çalışmada, 200 siyaha, kasden frengi mikrobu bulaştırıldı. Bu uzun dönemli deney sonucunda 100 siyah hastalıktan öldü. 1940'larda, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Chicago bölgesindeki 400 mahkûm üzerinde sıtma deneyleri yapılmasında bir sakınca görülmedi. Deneylere, "savaşa hazırlık" bahanesi uyduruldu.


ABD'nin deneyleri asıl İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra geliştirildi ve bizzat Amerikalılar birer denek haline getirildi. 1950'de San Francisco üzerine, sonucunda en az bir kişinin ölümüne sebep olan bir bakteri bulutu gönderildi. 1950-1953 arasında Kuzey Kore, Biyolojik Silahlar'ın yeni deney sahası oldu. Şarbon, veba ve sarı humma, pire ve sivrisinekler aracılığıyla Kuzey Kore'de salgınlara sebep oldu. 1952-1953 arasında, 6 ABD ve Kanada şehrine, sırf muhtemel bir kimyasal ve biyolojik savaş senaryosunun sonuçlarını görmek amacıyla "zararsız" gaz bulutları gönderildi. 1956-1958 arasında, Georgia Eyaleti'ndeki Savannah'da ve Florida'daki Avon Park'da sivrisineklerle halka bilhassa sarı humma mikrobu bulaştırıldı. Bazı ölüm vak'aları görüldü. Benzer deneyler, 1966'da New York Metrosu'nda da uygulandı ancak insan kaybına rastlanmadı. 1968-1969'da CIA, içme sularına zehir karıştırma deneyleri yaptı.


9 Haziran 1969'da, ABD Savunma Bakanlığı Araştırma ve Teknoloji Başkan Yardımcısı Dr. D. M. MacArtor, ABD Temsilciler Meclisi Tahsisat Alt-Komitesi'nde yaptığı konuşmada, gelecek 5-10 yıl içinde üretecekleri ve insanın bağışıklık sisteminde çöküntüye yol açan yeni bir biyolojik ajan için 10 milyon dolar talep etti. Bu talebin sonucu hakkında bir kayıt olmamasına rağmen, bu talebi takip eden on sene içinde, insanların bağışıklık sistemlerini çökerterek ölümlere sebep olan AIDS, dünyada ilk kez zuhur etti. Bu durum, AIDS'i ABD'nin Biyolojik Savaş amacıyla ürettiği, daha sonra bu mikrobun tedavisi olmadığı için, kontrolden çıktığına dâir şüphelere sebep oldu.


25 Kasım 1969'da, ABD Başkanı Nixon, biyolojik ajanları ve silahları, tek yanlı olarak yasaklayacaklarını açıkladı. Bundan sonraki bütün biyolojik araştırmalar, bağışıklık kazandırma, hastalıkların ortaya çıkarılması ve güvenlik gibi savunma amaçlarıyla sınırlandırılacaktı. Ancak açıklamasına sözümona "dalgınlık" sonucu kimyasal silahları dahil etmediği söz konusu edilince, 14 Şubat 1970'de ikinci bir açıklama daha yapan Nixon, bu sefer "Kimyasal ve Biyolojik Silahlar"ın ikisinin birden yasaklanacağını açıklamak zorunda kaldı.


Nixon'ın bu açıklamasının ardından, Sovyetler Birliği ve 151 ülke, Biyolojik Silahlar Konvansiyonu'nu imzaladı. Ancak Sovyetler, çalışmalarını "kapalı toplum" yapısının da ardına gizlenerek sürdürmeye devam ediyordu. 1979 sonbaharında, Sverdlovsk şehrinde ortaya çıkan şarbon salgını, bütün sansür çabalarına rağmen saklanamadı. Bilinmeyen sayıda insan şarbondan ölürken, Sovyet yetkililer karaborsada satılan et yüzünden bu hastalığın ortaya çıktığını savundular. Sovyetler, komünist devletleri yıkılana kadar, Biyolojik Silahlar'a sahip olduklarını inkâr ettiler. 1989'da, Vladimir Pasechnik adındaki bir Rus mikrobiyolog, bir konferans için bulunduğu Londra'da, "genetik mühendisliği" de dahil olmak üzere Sovyetler'in derin bir şekilde biyolojik silahları araştırma ve geliştirme çabası içinde bulunduğunu açıkladı. Pasechnik ayrıca, Sovyetler'in Biyolojik Silahlar'ı terörist örgütlere sağlamasının da söz konusu olduğunu bildirmişti. Fakat, ABD Başkanı George Bush, İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov ve Sovyet Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze, hep bir ağızdan Sovyetler'in yasadışı Biyolojik Silah  faaliyetlerini yalanlamakta ısrar ettiler. Gerçek, ancak Sovyetler'in yıkılmasından hemen sonra, Şubat 1992'de ABD'yi ziyaret eden Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin tarafından açıklanabildi. Yeltsin, 1979'da Sverdlovsk'daki olayın, bir kaza sonucu yakınlarda bulunan Biyolojik Silah araştırma tesisinden sızan şarbon mikrobunun havaya karışmasından kaynaklandığını açıkladı. Bu, aslında henüz 1979'da, Sovyetler'de 1986'daki Çernobil nükleer kazası benzeri ama belki de ondan daha vahim bir başka olay yaşandığını da ortaya koyuyordu. 1992 Eylül'ünde Rusya Dışişleri Bakanı Gregoriy Berdennikov, 1946'dan Mart 1992'ye kadar devam eden Biyolojik Silah çalışmalarının, 1972 Biyolojik Silahlar Konvansiyonu'na uygun olarak yasaklandığını bildiriyordu.


Sovyetler'in 1972 Konvansiyonu'nu yıllardır ihlal ettiği ortaya çıkmasına rağmen, ABD de bundan aşağı kalmamıştı. "Covert Action Information Bulletin" isimli bir dergi, 1981'de 300 binden fazla Kübalı'nın tropik beyin hummasına yakalanmasının, Panama bağlantılı bir CIA operasyonu olduğunu bildiriyordu. 1982'de, solcu gerillalarla ABD destekli hükümet arasında iç savaşın hüküm sürdüğü El Salvador'da sendikacılar, solcu gerillalar üzerine ABD destekli hava bombardımanlarından sonra bölgede daha önce görülmeyen salgın hastalıkların ortaya çıktığını iddia ettiler. Küba'dakine benzer bir başka tropik beyin humması vak'ası, 1985'de solcu Sandinista yönetimi altındaki Nikaragua'da görüldü. Yönetim karşıtı Kontralar'a her bakımdan destek veren ABD'nin havadan keşif uçuşlarından sonra, başşehir Managua'daki beyin humması vak'alarında artış görülüyordu. Başşehrin yarısından fazlasını etkileyen salgın, birkaç Nikaragualı'nın ölümüne yol açtı.


1987'de bir sivil toplum kuruluşu, Savunma Bakanlığı'nı, ABD'nin 127 yerinde Kimyasal ve Biyolojik Savaş Programı'nın işler durumda bulunduğunu açıklamaya zorladı.


Şüphesiz, bütün bu Soğuk Savaş operasyonları, Sovyetler'in çöküşü ile birlikte bambaşka politik değerlendirmeler ışığında yeniden ele alınmak zorundaydı. Eski Sovyetler'in artık teknolojisi de dahil dünyadaki Kimyasal ve Biyolojik silah stoklarının kapısını çalan Irak gibi yeni bölgesel süper güçlere 1972 Konvansiyonu dışına kaçırılacak Biyolojik Silah transferi yapmak, Batılılar için kaçırılmayacak bir fırsattı. Üstelik ortaya çıktığında sorumluluktan kaçmak, Irak'ı teröristlik ile suçlamak da çok kolaydı. Nitekim, Körfez Savaşı'ndan sonra öyle de oldu.


20 bin Amerikalı askerin de kullanılan kimyasal ve biyolojik ajanlardan etkilendiği, sonradan çeşitli belirtilerle ortaya çıkan 1991 Körfez Savaşı, Soğuk Savaş ve Yeni Dünya Düzeni arasında, Biyolojik Silahlar'ın dönüm noktasıydı. Her şey, ABD ve Kuzey Amerika toprakları ile buraların bütün "ikinci sınıf vatandaşları"nın, iki yüz yıllık Biyolojik Silah "deneklikleri"ne, Orta Doğu'daki yeni deneklere transfer yoluyla bir son verilmesi içindi.


Biyolojik Silahlar, bundan sonra "Genetik Mühendisliği" adı altında daha modern ve cezbedici görüntüler verilerek insanlık tarihindeki zoraki ve iğrenç yerini muhafaza edecek gibi görünüyor.

Levent Elpen

Kaynaklar:

Peter d'Errico, Amherst and Smallpox,

http://www.nativeweb.org/pages/legal/amherst/lord_jeff.html

http://www.iwchildren.org/genocide/shame1.htm

http://www.library.yale.edu/beinecke/native1.htm

http://www.ilhawaii.net/~stony/loreindx.html

http://space.tin.it/io/vminerva/indians.htm

http://infoplease.kids.lycos.com/ce6/people/A0808511.html

http://www.imdiversity.com/article_detail.asp?Article_ID=7669

http://www.imdiversity.com/article_detail.asp?Article_ID=7571

http://www.blupete.com/Hist/BiosNS/1700-63/Portraits/Amherst.htm

http://www.blupete.com/Hist/BiosNS/1700-63/Amherst.htm

Don Ethan Miller, The Book of Jargon, Collier Books, New York, 1981

http://home.earthlink.net/~bkonop/GermIncidents2.html

http://www-users.cs.umn.edu/~dyue/wiihist/germwar/index.html

http://www-users.cs.umn.edu/~dyue/wiihist/germwar/germwar.htm

http://library.thinkquest.org/21659/agents/history.html

Colonel (P) Randall J. Larsen with Robert P. Kadlec, M.D. Biological Warfare A short history

Lt Col Terry N. Mayer, USAF, http://www.airpower.maxwell.af.mil/airchronicles/battle/chp8.html


http://www.dunyadanbihaber.netfirms.com/biyolojik.html


Kendi Kalemize Attığımız Gol: Köy Enstitülerinin Kapanışı

Mutluluğun 10 altın anahtarı:

Hayata pozitif bak.

Kaybettiklerine üzüleceğine, sahip olduklarını düşünerek sevin

Bardağın dolu tarafını gör.

Bir dakika.. bir dakika.. Bardağın dolu tarafını ben mi göremiyorum? Yoksa gerçekleri göstermeyen mutluluk gözlükleri takmamızı önerenler mı bardağın tamamen boşalmakta olduğunu görmüyorlar.

Senenin 365 gününe kurban verdiğimiz aydınları, maddi ve manevi kayıplarımızı yazsak, üzüntüden bayram ve tatil yapacak gün bulamayız sanıyorum.

Bence 27 Ocak da böyle günlerden biridir.

27 Ocak, Mustafa Kemal Atatürk’ün kültür devriminin en başarılı, en özgün kurumlarından biri olan Köy Enstitülerinin kapatıldığı gündür. Yazık olmuştur. Çünkü eğitim sistemimizde Köy enstitüleri ulusumuzun kaçırdığı en önemli fırsatlardan biridir.  Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitime ne kadar önem verdiği bir sır değildi.  Daha Kurtuluş Savaşı kazanılmadan önce, Bursa’da, öğretmenlere ”Bir ülkeyi kurtaracakların yalnız ve ancak öğretmenler olacağını” vurgulamıştı.  Atatürk’ün eğitim görüşü geleneksel ezbere dayalı medrese eğitimi değil, sorgulayan, sorun çözen, üretici insanın yetiştirilmesini amaçlayan bir eğitim düzeniydi.  1936 yıllarında deneme amaçlı başlayıp 17 Nisan 1940 yılında resmen kurulan Köy Enstitüleri, Anadolu’nun her bir tarafında eğitim meşaleleri olmuştu. Bu okullarda çoğu köy ilkokulunu zar zor bitiren, ayağında çarığı sırtında entarisi olan, belki de dişini hiç fırçalamamış, elleri-ayakları nasırlı köy çocukları eğitim görüyordu. Dünya eğitim tarihinde teori ile uygulamanın iç içe olduğu, ezbere dayanmayan, yaşayarak öğrenilen, yani  “İş için iş içinde eğitim” ilkesine dayanan bir eğitim modeliydi.  Bilme ve akla dayanan, ezbercilikten uzak eğitim veren bu okullarda köy çocuklarına resim, müzik, folklor, ev ekonomisi derslerinin yanı sıra tarım çalışmaları, teknik dersler, sağlıkla ilgili dersler de verildiği için öğrencilere çeşitli nitelikler kazandırılıyordu. Bu eğitimden geçen çocuklar, daha sonra köylerine gönderilip tarımda, inşaatta, sanatta ve sağlık alanlarında öğretmenlik yapıyorlardı.  Köy Enstitüleri sadece öğretmen yetiştirmekle kalmayıp, bulundukları çevreyi araştıran, geliştiren ve çevrenin kalkınmasına da katkı sağlayan kurumlardı.

Atatürk devrimlerine baştan beri karşı olan Cumhuriyet düşmanları ve din istismarcıları, büyük toprak ve savaş zenginleri bu aydınlanma sürecinden rahatsız olmuşlardı. Günümüzde de farklı uygulamalarına tanık olduğumuz karşı devimciler iftiralara ve karalama kampanyalarına başladılar.  Köy Enstitülerinin “Kominist yuvası” olduğu, eğitmenlerin “Kızılbaş-Kominist” olduğu, kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmelerinin bu okulları “fuhuş yatağına” çevirdiği ve “dinin elden gittiği” şeklindeki yalanlarla halkı etkilediler.   CHP iktidardaydı ve çok partiye geçişte DP kurulmuştu. İktidar bu karalama kampanyasını geri püskürtmeyi ve gerçekleri halka anlatmayı beceremedi. Sonunda da büyük ihtimalle iktidardan düşmemek adına Köy Enstitülerinin kapatılması ne yazık ki bu enstitüleri kuran partiye kısmet oldu.

Daha sonra Köy Enstitülerinin yerine Öğretmen Okulları açılmaya başlandıysa da, bir anda imam-hatip okulları ülkenin dört bir yanında çoğalıverdi. İmam Hatip okulları, dinsel öğretimin ağırlıklı olduğu okullardı.  Bugün ülkemizde yaşanan iç ve dış sorunlar ve yaşam koşulları, bu okullarda ezbere dayalı, çocuk yaşta hafız olmaya özendirilen, sorgulamasız, yargılamasız, tartışmasız kabule dayalı öğretim gören kişilerin ülke yönetiminde çoğunlukta olmalarından kaynaklanmaktadır.

Eğer Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı, bugün büyük bir ihtimalle;

-          Gidilmemiş köy, okulsuz çocuk,

-          Sanat ve zenaat öğrenmemiş genç,

-          İşlenmemiş tarla,

-          Aç-açık insanlar,

-          Fabrikaları kapatılmış işçiler,

-          Yurt dışında çalışan  “doğduğum değil, doyduğum yer” diyen işçiler,

-          Töre cinayetleri,

-          Boşaltılan köyler vb.. olmayacaktı.

Üretime dönük eğitimi öngören, araştırmacı, sorgulayıcı, Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı, laik Cumhuriyete inanan aydın yurttaşlar yetiştiren Köy Enstitülerinin kapatılması Türkiye için büyük kayıptır.

Yüksel Erdoğru

27 Ocak 2010


Çiftçinin Termik Santrala Karşı Zaferi

YARGITAY, Kahramanmaraş'ın Afşin İlçesi'nde bulunan 25 yıldır elektrik enerjisi üreten ancak baca gazı arıtma tesisi olmadan çalışan, kül tutucu filtreleri işlevini yitiren Afşin-Elbistan A Termik Santrali'nin çiftçi 61 yaşındaki Mehmet Yağcı'nın arazisine verdiği zarar nedeniyle yerel mahkemenin hükmettiği 110 bin 179 TL'lik tazminat cezasını onadı. Yağcı, 200 dönüm tarlasının yüzde 10 değer kaybettiğini belirtirken Yağcı'nın Avukatı Mehmet Çölbeyi, kararın Elbistan ve Afşin'deki yerel mahkemelerde görülen benzer 360 davaya emsal olacağını söyledi.

Afşin İlçesi'ne bağlı Alemdar Beldesi Çomudüzü Köyü'nde oturan çiftçi Mehmet Yağcı, bölgedeki 200 dönüm arazisinde, Afşin-Elbistan A Termik Santrali'nin çevreye yayılan kirlilik nedeniyle 'toprak değer kaybı' yaşandığını ileri sürerek zararın tazmini için Afşin 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne Elektrik Üretim Anonim Şirketi (EÜAŞ) Genel Müdürlüğü aleyhine dava açtı. Avukat Mehmet Çölbeyi tarafından 2 yıl önce açılan dava sırasında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi'nce oluşturulan bir bilirkişi heyeti, yıllardır üretimiyle ülkeye koyduğu katkının yanı sıra çevreye verdiği zararla konuşulan ve mekanik ömrünü tamamlamış olan Afşin-Elbistan A Termik Santrali'nin söz konusu tarlaya verdiği zararı saptamak için keşif yaptı. Alınan örnekler Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nda incelendi ve toprakta uranyum, limit değerlerin üzerinde çıktı. Bilirkişi Mehmet Yağcı'nın arazisinde yüzde 10 oranında 'toprak değer kaybı' yaşandığı yönünde rapor hazırladı ve mahkeme de EÜAŞ'nin çiftçiye 110 bin 179 TL tazminat ödenmesine karar verdi. EÜAŞ ise kararı temyiz etti. Temyiz üzerine dosyanın gönderildiği Yargıtay 4'ncü Hukuk Dairesi, 7 Aralık 2009'de yaptığı duruşmada yerel mahkemenin 110 bin 179 TL'lik tazminat kararını onadı.

EMSAL OLACAK

Avukat Mehmet Çölbeyi, Afşin ve Elbistan İlçeleri'ndeki çiftçilerin açtığı 360 benzer davanın daha devam ettiğini, Yargıtay'ın verdiği kararın bunlara emsal teşkil edeceğini söyledi. Yargıtay kararı ile 250 üreticinin daha dava açacağını belirten Çölbeyi, A Termik Santrali'nin çevreye yaydığı zararlı gazlardan dolayı toprakta kirlenme olduğunu ve bu kirlilik sonucunda bir değer kaybı olduğunu düşünerek davaların açıldığını anlattı.

Çölbeyi, "6 kişilik bilirkişi heyeti tarafından alınan toprak numunelerinin birçoğunda uranyum, limit değerlerin üzerinde çıktı. Bilirkişiler, analizleri değerlendirerek toprakta oluşan değer kaybını tespit edip, mahkemeye sundular. Yerel mahkeme ve Yargıtay, davamızda haklı olduğumuzu kabul edip tazminata hükmetti" dedi.

KİRLİLİK BİLİMSEL VE HUKUKSAL OLARAK ONAYLANDI

Çölbeyi, toprakta meydana gelen kirliliğin santralden kaynaklandığının bilimsel olarak da ispatlandığını belirterek, "Bilirkişinin kendilerince belirledikleri yöntemler, parametreleri, kriterleri vardı. Özellikle santralın verdiği zararın ispatlanması için hakim rüzgar yönü dışında, yani santralın dumanının ulaştığı noktalar dışında bu zararın olmaması gerekiyordu. Örneği hakim rüzgar yönünden başka şahit parsel dedikleri 2 noktadan daha örnek aldılar. Santralin hakim rüzgar yönünde çıkan tahrip sonuçlarından çok farklı sonuçlar çıktı. Yani hakim rüzgar yönündeki bölgelerden alınan numunelerden çok daha fazla miktarda maddeler bulundu. Bilirkişi, ortalama olarak toprak değer kaybını yüzde 10 olarak tespit etti ve yapılan hesaplar sonunda 110 bin 179 TL'lik bir değer kaybına karar verildi. Bu dava çok önemliydi. Çünkü, Türkiye'de ilk defa termik santralin toprağı kirlettiği, kirlilikten dolayı toprakta değer kaybı meydana geldiği, bilimsel ve hukuksal olarak ispatlandı. Ben bu davanın, Afşin-Elbistan gibi zehir saçan termik santrallerin bulunduğu bölgeler için örnek olacağını düşünüyorum "diye konuştu.

Mahkeme kararının kendisini çok mutlu ettiğini belirten çiftçi Mehmet Yağcı ise, yıllardır kirlilik nedeniyle kaybettikleri haklarının mahkeme kararı ile telafi edileceğini, alacağı tazminat ile borçlarını ödeyeceğini söyledi.


Haber  Hasan GÖÇER / AFŞİN (Kahramanmaraş), ( DHA )


Anti Emperyalist Avatar

Avatar Filminden Bir Sahne

Kapalı gişe oynayan ve izlenme rekorları kıran,son zamanların en popüler filmi olma youlnda ilerleyen 'Avatar' filminin, muhafazakar eleştirmenler tarafından sosyalizm propagandası yaptığı savunuldu. 'Avatar' yoksa solcu bir film mi?

James Cameron imzalı 'Avatar' solcu bir filmi mi? Sinema eleştirmenlerinin bu soruya cevabı evet... Gişe rekorları kıran James Cameron imzalı 'Avatar' solcu bir filmi mi? Bazı sinema eleştirmenlerinin bu soruya cevabı evet...

James Cameron'ın son filmi 'Avatar' şimdi yeni bir tartışmayla daha gündemde. 'Avatar'ı bazı sinema eleştirmenleri bir yönüyle 'solcu ve antiemperyalist' olarak değerlendiyor. Konuyla ilgili Mehmet Açar ve Esin Küçüktepepınar şunları söyledi:

500 YILLIK SÖMÜRGEYE KARŞI

Esin Küçüktepepınar:

'Avatar' yani çok açık bir şekilde ben anti-emperyalistim diyor sadece Amerika'nın oluşumunu da değil... Amerika'da Kızılderililer katledildi orada bir medeniyet oluşturuldu. Eski Afrika'yı da çağrıştırıyor. Hem de orada insanoğlu hiçbirşeyi becerememiş ve başka gezegenlerde bir madde arıyor. Bu da petrol olarak kabul edilebilir, yani geçmişten günümüze kadar 500 yıllık bir sömürgeye karşı bir eleştiri var.

TÜM EMPERYALİZM TARİHİNE KARŞI

Mehmet Açar:

Tüm emperyalizm tarihine karşı bir film 'Avatar'. Burada diyor ki, yani siz bir halkın sahip olduğu topraklardaki zenginliği istiyorsanız önce o halkı düşman edersiniz kendinize. 'Avatar'da başka topraklara gidip oradaki savaşın mantıksızlığını göstermesi, Amerika'nın deniz aşırı ülkelere asker göndermesini eleştiriyor ve bunun ne kadar mantıksız birşey olduğunu da gösteriyor.

Siz milliyetçi bir noktadan baktığınızda Amerika'nın başka topraklara asker göndermesini istiyorsanız bu filmi sosyalist ya da komünist diye de yaftalıyabilirsiniz...

Bence bu film solcu bir film, temel olarak çevreci bir film ve varolan politikalara, militarist politikalara karşı bir film.

Kapalı gişe oynayan ve izlenme rekorları kıran,son zamanların en popüler filmi olma youlnda ilerleyen 'Avatar' filminin, muhafazakar eleştirmenler tarafından sosyalizm propagandası yaptığı savunuldu.

Kapalı gişe oynayan ve izlenme rekorları kıran,son zamanların en popüler filmi olma youlnda ilerleyen 'Avatar' filminin, muhafazakar eleştirmenler tarafından sosyalizm propagandası yaptığı savunuldu.

Milliyet gazetesinin haberinde çeşitli ülkelerde ve Türkiye'deki sinema eleştirmenlerinin, film hakkındaki görüşlerine yer verilmiş.

"MİLİTARİZM GERÇEKLERİNİ ÇARPITIYOR"

New York Press"de yazan, Armond White, 'Avatar'ın “militarizm, kapitalizm ve emperyalizmin gerçeklerini çarpıttığını” yazdı ve Suçluluk duygusuyla yapılmış bir film olduğunu idda etti.

"ANTİ AMERİKANİST"

Weekly Standard"ın sinema yazarı John Podhoretz ise filmin güvenliksiz bir yerde Amerikan askerlerinin yenilmesi isteğini aşıladığını ve bunun Anti-Amerikanizm"in derin bir ifadesi olduğunu söyledi.

"RAHATSIZ EDİCİ DERECEDE ANTİ-MİLİTARİST"

Muhafazakar web sitesi Libertas'ta yazan Govindini Murty ise "Avatar'ın rahatsız edici derecede anti-insan, anti-militer, anti-Batılı bir dünya görüşünün olduğunu belirtti.

New York Times da film için anti-emperyalist olduğunu fakat bunun, filmi anti-Amerikan yapmadığı görüşüne yer verdi.

TÜRKİYE'DEN DE ELEŞTİRİLER VAR

Türkiye'de de filme bazı eleştiriler var.

Sanat eleştirmeni ve yazar Hasan Bülent Kahraman film hakkında şöyle dedi:

"Avatar'ın hafif bir sol tonlama taşıdığı kanısındayım. Bu kadarcık eleştiriye bile sağ eleştirmenlerin tepki göstermesi zaten "Avatar"ın sunduğu görüşlerin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Hollywood kötü adamlarını seçerken artık Bush"a yöneliyor."

Radikal Gazetesi Haber Koordinatörü Ertuğrul Mavioğlu :

"Bana kalırsa "Avatar"ın en güçlü politik mesajı, 'Ne kadar büyük ölüm makinelerine sahip olursanız olun, hak etmediğiniz yerdeyseniz, hak ettiğiniz yanıtı alırsınız' dedi. Bu anlamda emperyalizmin kural tanımaz saldırganlığının karşısında, aklın ve vicdanın ayaklanmasını resmediyor."


Son Yorumlar