ENERJİ

Edit

Amount of short articles:

Amount of articles links:

You can order sections with dragging on list bellow:

  • ENERJİ
Kaydet
İptal
Reset

Economy

Nabucco Projesinin Kader

Image - Nabucco Projesinin Kader

Nabucco projesinin kaderi tehlikede  Son yılların en iddialı enerji projelerinden Nabucco’nun

Cuma, 29 Ocak 2010 Yorumlar

Expert Advice

Fighting back against un

Image - Fighting back against un

CNN's Anderson Cooper revealed the network's top ten CNN Heroes of 2009 on October 1. You can now vo

Perşembe, 10 Aralık 2009 Yorumlar

Money

Barclays' Bob Diamond de

Image - Barclays' Bob Diamond de

Bob Diamond, one of the highest profile investment bankers in the City, today defended the bonus cul

Salı, 8 Aralık 2009 Yorumlar

Nükleer

Nükleer Santral Mevkii O

Image - Nükleer Santral Mevkii O

Silifke yakınındaki Akkuyu Mevkii; otuz yıl kadar önce, yıllar alan ve ulusça övünç duyabilec

Salı, 6 Temmuz 2010 Yorumlar

ENERJİ

Nükleer Santral Mevkii Olarak "Akkuyu" Üzerine Görüş


Silifke yakınındaki Akkuyu Mevkii; otuz yıl kadar önce, yıllar alan ve ulusça övünç duyabileceğimiz çalışmalarla; buraya bir nükleer santral kurulup kurulamayacağına dönük olarak; öncelikle, çeşitli ölçütler zemininde, birçok aday mevkii arasından Türkiye Elektrik Kurumu Nükleer Santraller Dairesi tarafından seçilmiş; sonra da Atom Enerjisi Kurumu tarafından, didik didik incelenmiş; en nihayette ise, ilk bir nükleer santralimizin (dikkat edilirse, kurulması zorunlu değil), "kurulabileceği" (bir) mevkii, olarak benimsenmişti.


Gerçekte, en önce, ülkemizin başlıca sanayii yük merkezlerine yakınlığı dolayısıyla, Trakya Karadeniz sahili üzerinde durulmuş; ancak bilhassa, Yunanistan'la yaşamakta olduğumuz sorunlar, keza Bulgaristan’ın bir Varşova Paktı Üyesi olması yüzünden, Trakya'dan (stratejik nedenle), vazgeçilmek zorunda kalınmıştı.


Türkiye'ye, muhakkak bir nükleer santral kurulması kararı siyaseten geliştirilmekteyse (ki şahsen bunun henüz hayli ham olduğunu düşünüyorum), o takdirde, Akkuyu mevkiinin, evvelki çalışmalar ve yakınsama uzantısında  (jeoloji, meteoroloji, v.s. gibi konulara dönük güvenlik itibariyle) gözetilebileceği, bununla beraber sonradan ortaya çıkan gelişmeler itibariyle deprem açısından durumunun (Ecemiş Fay hattı itibariyle) yeniden ele alınması gerekliliği hususları saklı olarak, buranın yine de, bundan otuz yıl önce skoplarda olmayan, ancak gelişen yapısal özellikler çerçevesinde ortaya çıkan, üç önemli sebepten dolayı hiçbir bir biçimde muteber bir nükleer mevkii sayılamayacağını, dikkatlere sunmak isterim.


1. İkl bir, Trakya'nın stratejik sebeple dışarlanmasının, en azından bugün için, behemehal kabul edilebilir bir yaklaşım oluşturmadığıdır. Onun için, bu konu muhakkak yeniden, ele alınmalıdır. Bir gerginlik sırasında, komşularımızın bir sabotaj çılgınlığına kapılabileceklerini göz ardı etmemek, gayet akılcı bir tavırdır. Şu var ki, nükleer santralin Akkuyu'da kurulması böylesi bir çılgınlık olasılığını azaltmaz. Aynı bir çerçevede ise, Trakya'da (ağızdan yel alsın) vuku bulabilecek öylesi bir çılgınlık, buna (muhayyilede) sebebiyet verecek komşularımızın intihar etmeleriyle eşanlamlıdır. Çernobil faciasının binlerce kilometre ötelere sarktığı, hatırlardadır. Böyle bir durumda, demek ki, birkaç yüz kilometre ötemizde olarak, komşularımızın (tekrar edelim, muhayyilede) sebebiyet verecekleri bir faciadan, bırakın etkilenmemelerini bir yana, kurtulmaları bile, mümkün değildir. Oysa, Akkuyu mevkii, komşularımıza, ciddi etkilenebilirlik menzillerinden hayli uzaktır. Bir de tabii, bu ne kadar böyleyse, Akkuyu mevkiinin, işte örneğin, Kıbrıs'ta konuçlandırılabilecek (mutasavver) Rum Füzeleri'ne yakın durduğu da, o nisbette doğrudur.


2. İkinci bir sebep, tekniktir. Nükleer santral, benzer her santral gibi, soğutulmak zorundadır. Akkuyu'ya kurulması düşünülen nükleer santral, saniyede yuvarlak 10 ton deniz suyuyla, soğutulmak durumundadır. Santralin deniz kenarına kurulmak istenmesinin baş sebebi, işte budur. Soğutma suyu ne kadar soğuk olursa, santralin "termodinamik verimi", yani, "üreteceği enerjiden, elektriğe dönüştürülebilecek enerjinin oranı", o nisbette yüksek olur. Kısacası, soğutma suyu ne kadar soğuk olursa, verim o kadar yüksek,  bu su ne kadar sıcak olursa verim o kadar düşük olur. Şimdi, Akdeniz'in Karadeniz'e oranla bir hayli daha sıcak olduğu, bilinen bir gerçektir. O kadar ki, Akdeniz'le Karadeniz arasında, yaz kış, kabaca 10 derece kadar, bir farklılık bulunmaktadır. Bu ise, Akkuyu'ya kurulacak nükleer santralin verimini (mutlakta) “yüzde birkaç” kadar düşürür ki, bu da Akkuyu'da, hemen hemen, İstanbul'a bir ara elektrik kaynağı olmuş Silahtarağa santrali kadar bir santral bölümünün heba edilmesi anlamına gelir. Başka bir deyişle, 5 Milyar dolarlık bir santral tesisinde, yuvarlak, birkaç yüz milyon doların, daha başta, denize gömülmesi sonucunu beraberinde getirir.


3. Akkuyu'ya kurulacak bir nükleer santralin, çevreye (pek muhtemelen), herhangi bir zarar salmayacağı, söz konusu alandaki yılları bulan akademik birikimlerimle ifade edebileceğim bir kanaattir. Nedir ki, buraya bir nükleer santralin kurulmasının, özellikle turistik açıdan ne denli caydırıcı bir etken oluşturacağı, kesinlikle göz ardı edilemez. Otuz yıl önce böylesi bir kıstas nükleer santrallerde henüz hiç bir ürkütücü kaza meydana gelmemiş bulunduğu için, dikkatimizde hiç yer almıyordu. Neticede, sokaktaki insana, özellikle de, bir-iki haftasını sessiz sakin geçirmek üzere ülkemize gelecek turiste, Akkuyu'daki nükleer santralin çevresinin, ne kadar yırtınsanız da, güvenli olduğunu, kolaydan anlatamayabilirsiniz. O, son toplamda, "Bana ne, ben nükleersiz bir tatil geçirmek istiyorum" derse, alacak hiç bir önleminiz kalmaz. Böylesi bir açmazın, diğer bir yandan, düşmanlarımız, hatta turistik, komşu rakiplerimiz tarafından bir antipropaganda malzemesi yapılacağı da, düşünülmek gerekir. Öyleyse, söz konusu hususun muhakkak, bugüne kadar olduğundan daha farklı biçimde, o arada her halde, turistler nezdinde yapılacak bilimsel anketlerle değerlendirilmesi zorunludur. Bu konuda, onca uyarımıza karşın, hiçbir adımın atılmadığını esefle ifade ediyorum.


Ben Yunanistan’ın yerinde olsam ve Türkiye’yi turistik rakip olarak bitirmek istesem, O’na, Akkuyu’ya kurulmak koşuluyla, bir nükleer santral hediye ederdim… Nükleer santral 5 Milyar dolardır. Türkiye’nin yıllık turizm geliri ise yuvarlak 15 Milyar dolardır ki, bunun yaklaşık yarısı Akdeniz Bölgemiz turizm gelirlerinden gelmektedir.


Hadi içeride eşyanın elbette doğasında olan, ayrıca ticari örgütlenme açısından, sistem bu ise, saygı duyarım, “komisyon” manevralarını geçtik… Ama hangi dış mihraka, ne için, nasıl bir siyasi rüşvet verilmek isteniyor ki, ülkenin turizm can damarı böylesi pervasızca dinamitlenebiliyor!.. Anlamak mümkün değildir.


Türkiye (mizahî yaklaşımımız itibariyle) Yunanistan’ın hediyesi olarak, Akkuyu’ya, bugün bir nükleer santral kursa, demeye kalmadan, Bu Komşumuz, Türkiye’nin Akdeniz sahillerinin radyasyonla malûl olduğunu ileriye sürse, ağzımızla kuş tutsak, böylesi bir tezviri aklamaya, gücümüz yetmez. Kime bunun farkında değil midir, tanrıaşkına!..







Aynı biçimde, herhangi bir terör örgütü, Akkuyu’ya kurulacak bir nükleer santrale, diyelim ki, şu zamanda, ağızdan yel alsın, sabotaj düzenleyeceğini ilân etse, ağzımızla yine kuş tutsak, o arada Akkuyu’daki santralimizin etrafında sinek dahi, uçurtmayacağımızı iddia etsek ve bunu ahlak başarsak, turistlerimizin Akdeniz Bölgemiz’e, hatta giderek ülkemize gelmekten caymalarının, önüne geçemeyebiliriz. Bu denklemleri Hükumet gormez mi?.. Hayret!..


Oysa kaygımız o kadar geçerlidir ki, 1999’da Kocaeli Depremi olduğu zaman, Kocaeli ve Antalya arasında bin kilometre kadar bir mesafe olduğu halde, Antalya’ya gelmesi beklenen turistler, rezervasyonlarını, deprem korkusu dolayısıyla, iptal edivermişlerdir.


Aynı biçimde, Antalya’da Sheraton Oteli’nin Taksi Durağı’nda, yanındaki taksiye bile zarar vermeyen bir Molotof Kokteyli patlatılınca, Antalya’ya gelmesi beklenen turistler, rezervasyonlarını, yine, iptal edivermişlerdir.


Bu çerçevede, şu hususu hatırlatmada yarar vardır… Kanunî Sultan Süleyman zamanında, Taksim Meydanı’na, bir hamam kurma ruhsatı varilmiş olsa ve bugün öyle bir ruhsatla, Taksim’de Cumhuriyet Abidesi’nin yerine, hamam kurmaya tevessül edilse, bu, ne kadar abes olur ise, bugün, Akkuyu’ya, ayrıca milletçe övünç duyacağımız gayretlerle nükleer santral kurulması yönünde, otuz küsur yıl önce lisans verilmiş olması uzantısında, oraya şimdi, nükleer santral kurmaya yeltenmenin, gayet doğal ve hukuka uygun olduğunu iddia etmek, işte o kadar abestir.

*


İşte bütün bu sebeplerden dolayı, Türkiye'ye bir nükleer santral kurulması kararı muhakkak verilmekte ise, Akkuyu yer seçiminin behemehal yeniden değerlendirilmesi gereği vardır.


Şu hususları da anlamakta zorlanıyorum:


o  Her şey özelleştirilirken, neden devlet, alım garantisiydi, sökümdü, nükleer atıkların (ayrıca nasıl olacaksa), elden çıkartılmasıydı, şunca nükleer cefanın altına, o da paldır küldür çıkartılan ve bal gibi tercüme olduğu belli bir yasa metniyle girmeyi taahhüt etmektedir ki!.. Kime, ne için, böylesi bir siyasi rüşvet verilmektedir? Ayrıca, biz şimdi bu konuya niye çene yoruyoruz ki!.. Özel kuruluşlar, artık hangileriyser, gitsinler, nereye santral kuracaklarsa, civardaki sakinleri ikna etsinler, santrali kursunlar, elektriği ucuza satabiliyorlarsa, satsınlar, işletme yükümlülüğünü, kaza ceremesini çeksinler, günü gelince santrali söksünler, nükleer atıkları hangi nükleer kabristana defnedeceklerse, halkın rızasını sağlasınlar, defnetsinler… Bize ne o zaman, değil mi!.. Ama yok öyle olmuyor, işte… Her şey özelleştirilirken, nükleere alım garantisi, söküm garantisi, nükleer atıklara cenaze töreni garantisi, elinin körü… Ne oluyoruz, diye sormazlar mı?







o Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) başına, hangi evsafta bir tayin yapılacağı yasayla belirlenmiştir. Yasa, başa, “konunun uzmanı tayin edilir”, demektedir. “Konunun uzmanı” demek ise, herkes kendi dürüst birikimiyle elbette saygıdeğer olmakla beraber, özne eğer “turşucu” ise, “kendi turşu konusunun uzmanı” olup, TAEK’in başına getirilebilir, demek değildir. Bugün TAEK’in başında, atom enerjisini nereden öğrendiği belli olmayan, atom enerjisi yönetimini nereden öğrendiği hiç belli olmayan, TAEK’in herhangi bir basamağında ne zaman çalıştığı, hatta kaç dakika çalıştığı bile belli olmayan, bir resim bulunmaktadır. Bu gelişme yasaya taban tabana aykırıdır. Ama bu resim, artık nereden oluşmuşsa, gücünü kimden alıyorsa, mahkeme kararlarını dinlemeyip, besbelli yerini sağlamlaştırabilmek üzere, görevden uzaklaştırdıklarının, yargı tarafından göreve iadesini anayasal suç işlemek pahasına, savsakladığı bir tarafa, kurumun en emektar, en birikimli, en bıçkın değerlerini, kızağa çekmeye yeltenmektedir. Ne ilginçtir ki, kimi belediyelerin bando mızıka takımlarının başına, mezarlıklar müdürlüklerinden, din görevlilerinin tayin edildiği bir evreye rast gelmektedir, Atom Enerjisi’nin başındaki, ehliyet özrü.


Savcılarımız Ergenekon’la ilgilensinler ilgilenmeye, ama, devlet içinde göz göre göre böylesi bir çeteleşmeye ne zaman el atacaklardır, doğrusu, merakla beklemekteyizdir. İhbar gerekiyorsa, madem öyle, ihbar edelim. Nükleer sevdalısı Türkiye’nin Atom Enerjisi’nin başında (sağlık memuru, dostlar beni bağışlasınlar), sünnetçi çakısıyla nükleer cerrahiye soyunmuş, bir acz vardır.


o Bu o kadar böyledir ki, kurum, kuruluş yasasına aykırı olarak Enerji Bakanlığı’na bağlanmıştır. Dünya’nın hiç bir yerinde Atom Enerjisi Kurumu, nükleer santral kurucu kuruluşun maiyetinde değildir. Gelişme, ayrıca dediğim gibi, yasanın açık bir ihlâli hükmündedir.


o  Bundan önceki nükleer ihale sırasında Jandarma Fezlekesi’nin patlamasından bu yana çok zaman geçmedi… Tutuklananlardan mâdâ,, günün enerji bakanından başlayarak çok görevli hüküm giydi. Herkes bilmelidir ki, burası Türkiye’dir, bir muz cumhuriyeti hiç değildir. Cumhuriyet Savcıları; “Ergenekon”, içeride dönen kıyamet kadar ehliyet özürlerini de geçtik, namus özrünü nasıl olsa örtüyor dendiği bir sırada, döner, devletin güzide kuruluşlarında şehvet şapırtılarıyla çeteleşme arabeskine savrulmuş olanların, yakalarına, yapışıverir. Allah sonlarını hayretsin.


Prof. Dr. Tolga Yarman, Nükleer Mühendis

T.C. Okan Üniversitesi

Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu

Güvenlik Komitesi ve Danışma Kurulu Eski Üyesi

Eylül 2008



[1] Bu yazının gövdesi,1997’de kaleme alınmıştır; “güncel”, gövdeye eklenmiştir.


Su gününde HES raporu

altYUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE - 22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle “Türkiye HES Raporu” başlıklı bir rapor hazırlayan TTKD (Türkiye Tabiatını Koruma Derneği) Antalya Şubesi, son günlerde Türkiye’nin gündeminden düşmeyen HES’lerle ilgili çarpıcı ayrıntılara yer verdi. 21-03-2010, Pazar

Raporda HES gerçeğinin toplumdan saklandığı vurgulanırken enerji gerekçesiyle Türkiye’nin derelerinin satıldığı öne sürüldü.

TTKD Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz’ün açıkladığı raporda, Türkiye’nin kırsal bölgelerinde yaşayan halkın yaşamını etkileyen geniş kapsamlı iki kanunun öne çıktığının vurgulandı. Raporda, su kaynaklarının kullanım hakkının özel sektöre devredilmesini öngören Su Kullanım Anlaşmalarıyla, Maden Yasası’nın yarattığı tahribata dikkat çekildi. Bu iki yasanın ülkenin doğal kaynaklarını paylaşmaya dönük olduğunun vurgulandığı raporda, “Dünyada kalkınma sağlayan ülkeler başlangıçta kendi kalkınmaları için başka ülkelerin kaynaklarını kullanmış ve gelişme sürecinde kendi ülkelerinde yıkım yapmamışlardır. Özellikle yıkımdan en çok etkilenen kıta Afrika olmuştur. Şu anda bile Afrika’da çok ciddi maden çıkarma faaliyetleri vardır. Günümüzde ise kalkınma için sömürgesi olmayan bizim gibi ülkelerin kendi öz kaynaklarını kullanarak kalkınma sağlaması gerekmektedir” ifadelerine yer verildi.

DERELERİMİZ ENERJİ BAHANESİYLE SATILIYOR!

Türkiye’deki HES’lerin enerji üretmek amacıyla yapılmadığının belirtildiği raporda, “HES yapıp işletecek olan şirketlerin, baraj göllerindeki suyun kullanım hakkını da tümüyle ele geçirecek olması büyük önem taşımaktadır. Gelecekte enerji üretmekten çok, küresel ısınmayla birlikte daha da değerlenecek olan suyun pazarlanma konusu, bu yapımcı şirketlerin iştahını kabartmaktadır. Günümüzde ve gelecekte doğru kullanılmazsa ‘petrol kavgalarının’ yerini ‘su kavgalarının’ alacağı artık herkesçe tahmin edilmektedir. Bu da, enerjinin bahane edilerek derelerimizin birer birer satılmasını gündeme getirmektedir. Özel sektörle ‘su kullanım anlaşmalarının’ yapılması, suyumuza el koyma hesapları olarak ortaya çıkmaktadır. Yapacakları HES’lerle doğamızı yok edecekler ve birçok insanın yaşamını sürdürdüğü bu vadilerden de göç etmelerine neden olacaklardır. Yaşam için vazgeçilmez olan su, ulus ötesi şirketler ve onların yerli ortaklarına verilecektir. Bunun yanında bu işleri de Devlet Su İşleri'ne yaptırılarak ülkemizdeki suların pazarlanmasında devlet kurumu olan DSİ aracı kurum durumuna getirilecektir” denildi.

HES’LER SUSUZLUĞA NEDEN OLACAK

Suyun paylaştırılması sonucu insansızlaştırılan alanlarda madencilik görüntüsüyle ülkenin doğal değerlerinin paylaşılarak yağmalandığının belirtildiği raporda, Artvin’deki gelişmeler buna örnek olarak gösterilerek şöyle denildi: “Santrallerin yapılmasıyla birlikte yörede yaşanan susuzlukla birlikte halk kısa bir süre içerisinde yüzyıllardır yaşadığı bölgesinden göçmeye başlamış ve yöre de hızla madencilik çalışmaları başlamıştır. (En çok korkulan durum Artvin’de oluşmaya başlamıştır) Önümüzdeki dönemde bu manzara tüm ülkemizde önümüze çıkmaya başlayacaktır.”

ÇED KAPSAM DIŞI BIRAKILARAK YAĞMAYA ZEMİN HAZIRLANDI!

Tahkim Yasası’yla birlikte Türkiye’de yapılacak faaliyetlere uluslararası bir hüviyet kazandırıldığının altı çizilen raporda, “özellikle madencilik ve doğaya uymayan faaliyetleri bu kapsama almak yağmalama faaliyetine büyük kolaylık getirecektir. Tahkim yasası bu nedenle çıkarılmıştır” vurgusu yapıldı. ÇED Yönetmeliği’nin sınırlarının daraltıldığına da dikkat çekilen raporda, ÇED’in doğa ve yaşam dengesinin korunarak kalkınmada en önemli dayanak olduğunun altı çizilerek, özellikle madencilik ve enerji faaliyetlerinde ÇED’in neredeyse kullanılmaz hale getirildiği ve yağmaya zemin hazırlandığı ifade edildi.

HES GERÇEĞİ TOPLUMDAN SAKLANIYOR!

Türkiye’nin neredeyse her bölgesinde köy, kasaba, şehir ve beldelerde büyük eylemlere ve çalışmalara neden olan iki yasadan biri olan HES yasası nedeniyle yakın gelecekte çok büyük çevre felaketlerine gebe olunduğunun altı çizilen raporda, Türkiye’de 1600 civarında HES projesinin varlığının söz konusu olduğu vurgulanarak dünyanın alternatif enerji kaynaklarına yöneldiği bir dönemde, Türkiye’deki yatırımcıların HES lisansı bekledikleri vurgulandı. Türkiye’nin su fakiri bir coğrafyada yer aldığının hatırlatıldığı raporda, biyolojik çeşitlilik konusunda dünyadaki en önemli ülkelerden biri olması nedeniyle suyun ticarileştirilmesinin toplumun aleyhine olduğunun altı çizilirken bölgelere göre Türkiye’nin HES gerçeği de gözler önüne serildi.

NEREDE KAÇ HES PROJESİ VAR?

Türkiye’nin en çok yağış alan bölgesi olan Karadeniz’deki HES projesi sayısının 341 olarak açıklandığı raporda, Akdeniz bölgesi 225, Doğu Anadolu 30, Güney Doğu Anadolu 20 olmak üzere ülke genelinde toplam 1600’den fazla proje olduğu belirtildi. HES yapılacak su kaynakları arasında, Finike’deki Alakır Çayı, Isparta’dan doğup Antalya’dan denize dökülen Köprüçay, Kaş Kıbrıs Deresi, Kaş Gömbe Çayı, Finike Akçay Deresi, Isparta Aksu Çayı, Köyceğiz Yuvarlakçay, Rize Fırtına Deresi, Tunceli Munzur Çayı gibi yüzlerce dere ve ırmak yer alırken bir çok vadinin yaban hayatı sahası ve doğal park statüsünde bulunuyor.

İŞTE RAPORDAN ÇARPICI SATIR BAŞLARI:

Türkiye’nin HES’ler için uygun bir coğrafya olmadığının altı çizilen raporda, suyun ticarileşmesinin önünü açan bu girişimlerin Türk halkının aleyhine olduğu vurgulanırken, ayrıca şu görüşlere yer verildi:

-DSİ’nin yapmış olduğu planlamalarda bir dere üzerinde yapılan HES miktarları Suyun kullanım hakkı devredildikten sonra birdenbire artmaktadır.

-Suyun kullanım hakkını devralan şirket suyu sonuna kadar kullanmayı istemekte ve suyu son damlasına kadar HES için planlamaktadır. Tahsisler bilinçli olarak güçlü şirketlere yapılmaktadır.

-İkizdere örneğinde olduğu gibi dere boyunda can suyu dahi bırakılmadan HES’ler kurulmak istenmektedir. (İkizdere’nin dere uzunluğu 74 kilometredir ve bu alan üzerinde toplam 21 adet HES kurulması hedeflenmiştir) Hedefi koyan Çevre Bakanlığı ya da devlet değil, kar amacıyla suyun kullanım hakkı devralmış olan şirket-şirketlerdir. Şirketlerin kuruluş amaçları kar olduğu için ortak toplumsal menfaatler ya da üstün kamu yararı gözetilmesi beklenemez.

-HES tahsisleri topluma “yatırımı kolaylaştırıyoruz” adı altında manipüle edilmektedir.

İşlevsiz hale getirilen ÇED, bütün doğa koruma yasalarının görmezden gelinmesi ile başlayan süreçle yapılan hızlı tahsislerin ardından halk, ardındaki büyük yıkımı ve büyük planı ancak yaşadıkça kavrayabilmektedir. Bu durum Karadeniz’de yapılacak HES’lerde açıkça görülebilir. Başlangıçta karşı çıkmayan halk, olayları yaşadıkça tavrını değiştirmekte ve doğa yanında yer almaktadır.

-Hes’lerin yapıldığı tüm tahsisler, genellikle el değmemiş vadiler ve eşsiz doğal alanlardır. Türkiye’de el değmemiş doğal alanlar eşsiz bitki, ağaç ve orman varlığını barındırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’ye HES’lerin vereceği orman ve dolayısıyla ağaç tahribatı tahminlerin ve hesapların çok ötesinde olacaktır.

-Örneğin Alakır Çayının her yanı ormanlarla kaplıdır. Karadeniz yine öyledir. Karadeniz’de tünelleri geçirecekleri güzergahlara ulaşabilmek için yeni 4-6 metre genişliğinde, 15 metre yüzey alanda yol çalışması yapılması gerekmektedir. Yolların uzunluğu kilometrelerce ise hektarlarca alanda çalışma demektir. Bu da hektarlarca alanda ağaç kesimini getirecektir. Bu nedenlerle tam anlamıyla ağaç katliamları yaşanacaktır.

YABANCI BANKALAR HES KREDİSİ VERİYOR!

-Ülkemizde yapılacak HES’lerde kullanılacak krediler bankalardan alınacak kredilerdir. Birçok bankanın ortakları yabancı bankalardır. Ve ülkemizde tahkim işleyen bir süreçtir. Bu durumda bankalarla yapılan anlaşmalar büyük önem taşımaktadır. Yerli kaynaklarla yerli enerji üreteceğiz başlığı altında kaynakların yerli olmaması yanında suyun en kolay ve en gizli şekilde yabancı kaynaklara geçmesinin önü açılmış olacak ve yine dışa bağımlılığımız değişmeyecektir.

-Hidrolik Santraller için, Sanayi İşadamları Derneğinin (HESİAD) Çevre ve Orman Bakanlığı’na rapor sunarak; Sivil toplum örgütlerini yöre insanını kışkırtmakla ve Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulları’nı etkilemekte diyerek suçlamaktadır.(Radikal Gazetesi)

-Toplumun ortak değerlerin savunan kişi ve grupların bu şekilde suçlanması ve Bakanın kendi çalışma alanında kendi bakanlığına destek olanlara sahip çıkmaması bir handikaptır ve bilinçli olarak yapılmaktadır. Toplumda, değerlerini koruyanlara saldırarak yılgınlık yaratmak hedeflenmektedirler.


AB enerji politikalarında Türkiye'nin rolü

Avrupa Birliği ortak enerji politikasını hayata geçirmeye çalışıyor. Ortak politikada enerji güvenliği önem taşıyor. Bu politikada Türkiye'ye nasıl bir rol düşüyor?

Avrupa Birliği, Lizbon Antlaşması’nın öngördüğü hedefler doğrultusunda ortak bir enerji politikası oluşturmaya çalışıyor. Ortak enerji politikasının ana hatlarını enerji güvenliğinin sağlanması, rekabetin artırılması ve küresel ısınma ile mücadele oluşturuyor.

Avrupa Birliği, bu ortak politikada enerji güvenliğine büyük önem veriyor. Zira Avrupa Birliği, enerji ihtiyacının yarısını dış ülkelerden karşılıyor. Rusya bu ülkeler arasında ilk sırada yer alıyor. Özellikle Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması için yeni kaynaklar ve yollar aranıyor. Bu çerçevede Orta Asya petrol ve doğalgazının Avrupa’ya ulaşması için çeşitli projeler üzerinde çalışılıyor. Türkiye ise önemli transit ülkeler arasında yer alıyor.

Türkiye'nin bölgedeki rolü

Berlin Hür Üniversite’de enerji konusunda doktora çalışmasını yürüten Arzu Yorkan, enerji güvenliğinin jeopolitik bir konu olduğunu söylüyor. Enerji uzmanı Yorkan, Türkiye’nin coğrafi konumunun yanı sıra bölgedeki rolüne de dikkat çekiyor: “Türkiye transit geçiş noktası veya enerji köprüsü rolüyle sınırlı kalmamalı. Türkiye’nin tarihsel, ekonomik, politik bağlantılarını, güçlü bağlarını düşündüğünüz zaman bu bölgelerle; Türkiye zaten bölgesel güç olma yolunda ilerliyor, gerek dış politikasıyla, gerek ekonomisiyle, gerek enerji piyasasıyla. Bu şekilde de Türkiye’nin enerji güvenliği bağlamında Avrupa Birliği’ne katkıları vardır.

Teknik kapasite

Berlin Hür Üniversite Hazar Bölgesi Çalışmaları Merkezi Koordinatörü Dr. Lutz Mez ise transit ülke olarak Türkiye’nin öncelikle doğalgaz taşıma ve depolama kapasitesini artırması gerektiğini vurguluyor. Enerji uzmanı Mez, bunun Türkiye’nin de yararına olacağını belirtiyor: "Ayrıca transit ülke olma işlevi, bu enerji kaynağı sayesinde Türkiye’ye kendi politikasını iyileştirme olanağı tanıyacak. Çünkü daha çok doğalgaz geçişi sağlandığı zaman, doğalgaz daha çok kullanılabilir. Bu şekilde o ülkedeki sistem de modernleştirilebilir,  esnekleştirilebilir.”

Gelecek yenilenebilir enerjide

Mez, Türkiye’nin transit ülke olarak daha güçlü hale gelebilmesi için enerji alanında tasarruf yapması ve enerji verimliliğini artırması gerektiğini belirtiyor. Enerji uzmanı Mez’e göre, bu çerçevede Avrupa’da olduğu gibi Türkiye'de de yenilenebilir enerjiye yatırım yapılması şart. "Biyokütle de dahil olmak üzere bunların masrafı yok, sadece bunu kullanmak için gereken tekniğin maliyeti bulunuyor. Bu geleceği oluşturuyor, bir sonraki sanayi devrimi yenilenebilir enerjilerle olacak. Nükleer enerji, elektrik veya petrol değil, bunlar artık geçmişte kaldı."

Avrupa Birliği, 2020 yılına kadar enerji ihtiyacının yüzde 20’sini yenilenebilir enerjilerden sağlamayı hedefliyor. Brüksel merkezli Avrupa Yenilenebilir Enerjiler Federasyonu Müdürü Dörte Fouquet, Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelini etkin bir şekilde kullanması gerektiğini belirtiyor: ”Potansiyeliniz çok büyük, hidrolik gücünüz var, biyokütleniz var, sınırsız güneşiniz var. Sizin için mesele elbette kaynak değil, mesele dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi bunu kullanacak tekniğin olmaması.”

Enerji uzmanları Mez ve Fouquet, Türkiye’de nükleer enerji santrallerinin kurulmasının gündeme gelmesini ise kaygıyla karşılıyor.


© Deutsche Welle Türkçe

Jülide Danışman

Editör: Ahmet Günaltay


Enerji Dairesi Başkanından İran'a Eleştiri

Uluslararası Atom Enerji Dairesi Başkanı Yukiya Amano, İran daire ile işbirliği yapmadığı için nükleer programının barışcı olup olmadığını bilme olanağı bulunmadığını açıkladı.

Amano, Viyana’da daire yönetim kuruluna hitaben yaptığı ilk konuşmada Tahran hükümetini sert bir dille eleştirdi.

İran Dışişileri bakanı Manuşer Muttaki, Cenevre’de düzenlediği basın toplantısında Amano’nun açıklmasını reddetti. Muttaki, Tahran’ın Uluslararası Atom Enerji Dairesiyle tam işbirliği yaptığını ve buna devam edeceğini söyledi.

Daire, son raporunda ilk kez İran’ın  nükleer silah geliştirmeye çalışıyor olmasından kaygı duyduğunu bildirmişti.

İran, nükleer programının sivil amaçlı olduğunu savunuyor.


İran’ın nükleer planları endişelendiriyor

İran'ın iki yeni uranyum zenginleştirme tesisi inşa edeceğini açıklaması, İran'ın nükleer programıyla ilgili endişeleri artırıyor. AB, daha sert bir tutum izleyeceğini açıklarken, ABD de Tahran’ın planını kınadı.

İran ile ilgili nükleer tartışmalar her geçen gün yeni bir boyut kazanıyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve Batılı ülkeler anlaşma umudu taşırken, birkaç hafta önce İran’dan gelen bir haber ortamı daha da gerginleştirmişti. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ülkesinin uranyumu yüzde 20 oranında zenginleştirmeye karar verdiğini açıklamıştı. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da Tahran’ın nükleer başlık üreteceği kuşkusu taşıdığını ilk kez dile getirmişti.

İran’dan dün gelen yeni bir haber endişeleri daha da artırdı. Tahran yönetimi, iki yeni uranyum zenginleştirme tesisi inşa edeceğini duyurdu. İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, yeni tesislerin inşaasına Nisan ayı başında başlanacağını bildirdi.

İki uranyum zenginleştirme tesisinin yine dağların altına kazılan tünellere yerleştirilmesi bekleniyor. Böylelikle tesislerin askerî bir saldırıya karşı korunabileceği belirtiliyor. Ancak İran yönetimi, tesislerin kesin coğrafi konumu hakkında bilgi vermekten kaçınıyor.

Tahran, şimdilik 10 yeni uranyum zenginleştirme tesisi daha inşaa etmeyi planlıyor. Salihi, bu tesislerden beşinin inşaa edileceği yerlerin tespit edildiğini kaydetti. Bu beş tesisin konumu hakkında da somut bir bilgi verilmedi.

İran, enerji üretimi ve tıbbi alanlardaki ihtiyaçlarını gidermek için gerek duyduğu uranyumu zenginleştirebilmek için uzun vadede 20 yeni tesis inşaa etmeyi planladığını söylüyor. Uzmanlar ise bu adımları, güç gösterisi yapmaya yarayan gerçek dışı bir bakış açısı olarak değerlendiriyorlar.

Urayumu yurt dışında zenginleştirmeyi reddetti

Son açıklama aslında oldukça kritik bir aşamada geldi. Tahran yönetimi kısa süre önce, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın uzlaşma önerisini reddetmişti. Anlaşma, bin 200 kg az derecede zenginleştirilmiş uranyumun Rusya’ya gönderilmesini ve orada yüzde 4 ila 20 oranında zenginleştirilip, yakıt çubuklarının üretimi için Fransa’ya gönderilmesini içeriyordu. Bu yakıt çubuklarının daha sonra, tıbbi bir araştırma reaktöründe kullanılmak üzereyıl sonuna kadar tekrar İran’a getirilmesi öngörülüyordu. Tahran yaklaşık 3 ay somut yanıt vermekten kaçındı.

İki hafta önce Salihi’den gelen açıklama ise Batı’yı oldukça endişelendirdi. Salihi, “Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na ilgili mektubun yazıldığını beyan ediyorum. Mektup, uranyumu yüzde 20 oranında zenginleştirme hedefimizi açıklıyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetçileri de hazır bulunacaktır. Allah’ın izniyle, sürece hemen başlayacağız“ açıklamasında bulundu.

Batılı ülkeler endişeli

İran, hâlihazırda iki uranyum zenginleştirme tesisine sahip. Ancak sadece Natanz’daki tesis faaliyette. Atom Enerjisi Ajansı’na göre, şu anda tesiste uranyumun zenginleştirildiği 8 bin 610 santrifüj bulunuyor. İran’ın bu rakamlarla, nükleer silah üretimi için gerekli olan yüzde 80 oranındaki zenginleştirme derecesine ulaşıp ulaşamayacağı konusu ise tartışılıyor.

Batı, İran’ın nükleer programını askerî amaçlar için de kullanmasından endişe ederken, İran programlarının tamamen barışçıl bir karaktere sahip olduğunu iddia ediyor.

Eski CIA Başkanı James Woolsey, bir kaç hafta önce yaptığı açıklamada, endişelerini şöyle dile getirmişti: "Birkaç ay ya da bir iki yıl içerisinde, kendimizi, İran’ın bir füze ya da basit bir silahı çölde kuzeye doğru ateşlediği bir ortamda bulabiliriz. Eğer İran  bunu deneme amaçlı yapabiliyorlarsa, dünyanın gözünde nükleer güç sayılır ve şimdikinden çok daha aşırı dvranışlarda bulunması da beklenebilir."

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Yukiya Amano da geçen hafta, mevcut bilgiler ışığında, ajansın, İran’ın nükleer silah başlığı üretebilecek duruma gelmesinden endişe duyduğunu dile getirmişti. Böylece, Atom Enerjisi Ajansı ilk kez olmak üzere, İran'ın nükleer tehdit kaynağı konumuna geldiğini rapor etmiş oldu.

© Deutsche Welle Türkçe

Ulrich Pick / Çeviri: Başak Sezen

Editör: Ahmet Günaltay


Son Yorumlar